|
O yaz, kardeşimle benim için çok sıkıcı geçiyordu. Ne yapacak bir uğraş ne de gidilecek bir yer vardı.
O gün de sıkıcı geçen günlerden biriydi. Kardeşimle çok sıkılmıştık. Bu sıkıntımız aklımıza yapılacak türlü yaramazlıklar getiriyordu ve bir tane bulmuştuk. Benim akbilim biraz doluydu. Kardeşimle küçük bir geziye çıkacaktık. Planımız şöyleydi; önce annemi bir şekilde kandırıp, evden çıkacak, 16K ile Kadıköy`e gidip, oradan feribota binip Eminönü`de biraz turladıktan sonra tranvayla beraber İstiklal Caddesi`nde dolaşacaktık. Planımız olağan bir şekilde annemi kandırmakla başladı. İşe önce:
-Anne biz çok sıkıldık, biraz okulun oralarda turlayıp iki üç saate kalmaz döneriz. Bizi merak etme.
-Ne! İki üç saat ne yapacaksınız orda? Bana bakın! Hava kararmadan evde olun! demekle beraber A Planı başarıyla sonuçlanmıştı.
Saat 12. 30 sularındaydı. Operasyon kusursuz bir şekilde başlamıştı. B Planında ilk olarak 16K`yı beklemekle başladı. 16K gelir gelmez bindik. Yanımızda para yoktu. Ancak Allah`tan akbil vardı. Akbilimi geçirdikten sonra kardeşimle uygun bir yer bularak oturduk. Yaklaşık bir saat kadar yolculuk yaptık. Yolculuğumuzun sonuna doğru sıkılmıştık. Ne de olsa hava sıcaktı. B Planı da başarıyla sonuçlanmış ve Biz Kadıköy`e gelmiştik. Karşı tarafa geçecek olan feribotun hemen kalkacağını görünce hızlı adımlarla karşıya geçtik ve feribota bindik. Kardeşimle beraber üstteki katlardan birine çıkıp uygun bir yer bulamayınca biraz dolaşmaya karar verdik ve bir iki tur dolaştık. Kardeşime :
-Hadi insene aşağıya, dedim. Tam ineceği sırada rüzgar olağan gücüyle bizi savurdu ve olduğumuz yerde kalakaldık. Kardeşim o sırada dayanamadı ve gülerek merdivene oturdu. Ben de kinayeli bir sesle:
-Hayırdır, neden oturdun, dedim. O da bana alaycı bir sesle:
-Çok yoruldum da burası çok rahatmış, dedi. Ben de:
-Alperkaaaannn, dedim ve o anda ikimizde kahkahalara boğulduk. Ancak çok ses olduğundan dolayı kimse duymadı. Sonra ben kardeşimin kolundan tutarak aşağı indirdim. Sonra tekrar çıktık,tekrar indik. Denizin o güzel ve temiz havasını çektik içimize. Açıkçası "ciğerlerimiz bayram etti" diyebilirim.
Kardeşimle beraber feribotun içinde gezerken turistleri görüyor ve kılık kıyafetleri hoşumuza gidiyordu. Hatta kardeşim bazılarıyla dalga bile geçiyordu. Aslında benimde hoşuma gitmişti ama ben yine de:
-Çok ayıp ama, onlar ülkemize gelip dolaşıyor eğleniyorlar ülkeye döviz bırakıyorlar, öyle deme çok ayıp, diye sert çıkmıştım.
-Ya tamam abla yaa, azıcık eğleniyoruz işte, diyerek karşılık vermişti bana. Derken kara görünmüş ve bu feribot gezimizin sonuna gelmiştik. Sonra indik feribottan. Deniz sefasından sonra yeryüzüne çıkarak dolaşmak çok keyif vericiydi. Kardeşimle hem yürüyüp hem dedenizi izliyorduk. Hatta kardeşime:
-Geç bakayım şuraya da bir hatıra fotoğrafı çekinelim, dedim ve kardeşimi çektim. Çok ta fotojenik olmasam da o da beni çekti. Ben fotoğrafçı yönümü kullanarak:
-Ya düzgün tutsana şu makinayı, ha şöyle, ya yok azıcık aşağı indir, hayır az daha düzgün tut, ortala resmi, diye vıdı vıdı konuştum. O da doğal olarak bunaldı ve:
-Ya çekmem bak, deyince ben yalakalığa geçtim ve:(yalakalığı da hiç sevmem ama kardeşim olunca işte işler değişiyor)
-Ah canım benim, ne güzelde çekermiş, oyyyyy maaşallah sanki dersin ömrünü bu işe adamış, mükemmel çekiyor, aferin, diyerek karşı atağa geçtim.
Sonra da biraz çevreyi ve denizi çektik. Sonra o güzelim kalabalık ve turist kaynayan sokaklarda biraz daha yürüdük. Ben daha önce bir kez daha geldiğim için orayı biliyordum. Tek gelmemiştim ama. Babamın iş arkadaşının fotoğrafçı bir tanıdığı ile beraber, fotoğraf sergilerini gezmeye gelmiştim. Buraya gelme fikri de böyle doğmuştu zaten.
İlerden bir akbil dolum büfesinden akbilimizi doldurduk. Eeee, paramız olmadığı için bir tane doldurduk." Zor günler için dursun" diyerek sakladık.
Kardeşimle asıl amacımız İstiklal Caddesini dolaşmaktı. O kadar etkilenmiştim ki daha önceki gelişimden pek anlaşamasak da kardeşime de göstermek istemiştim oranın o eşsiz güzelliğini. Kardeşime:
-Eğleniyor musun Alperkan, diye sordum.
-Eğleniyorum da İstiklal Caddesi`ne ne zaman gideceğiz, dedi. Daha önce gelmiştik buraya, Çok iyi hatırlıyordum her şeyi ama nasıl gideceğimizi pek hatırlayamadım ve:
-Pek hatırlamıyorum, aaa bak şuradaki simitçiye soralım, dedim. Simitçiye doğru yol aldık. Ben:
-Afedersiniz, bir şey soracaktım da size. Simitçi amca:
-Tabii, buyur.
-Biz İstiklal Caddesine nasıl gideceğimizi soracaktık.
-Yürüyerek mi gideceksiniz? Yürüyerek bu sıcak da çekilmez orası. Ben:
-Nasıl kolay olursa, dedim Cevap olarak:
-Bak şu tünele girip tranvaylara bineceksiniz, son durakta ineceksiniz. Zaten son durak İstiklal Caddesi. Ben istediğim cevabı almanın sevinciyle:
-Teşekkür ederiz, dedikten sonra önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakarak karşıya geçmiştik. Sonra ise simitçi amcanın tarif ettiği tünele girmiştik ve akbilimizi geçirerek tranvaya bindik. Arkamızdan da bir kaç Çinli turist binmişti. Kendi aralarında garip garip bir şeyler konuşuyorlardı. Kardeşim yine patavatsızlığını kullanarak gülüyordu ve ben de:
-Alperkan! Bak düzgün davran, seni getirdiğime pişman etme beni.O da bana:
-Ya tamam ya, eğlenmek de mi yasak, demişti o çok bilmiş tavrıyla. Ben de:
-Öyle eğleneceksen hiç eğlenme direk eve gidelim.
-Ya tamam.
Alperkan`la ben öyle konuşaduralım çok geçmedi ve son durağa geldik. Artık tranvaydan inmiş ve İstiklal Caddesi`ne gelmiştik. Kardeşime:
-Nasıl? Dediğim kadar var mıymış? dedim. Kendimden emin bir sesle. O da bana:
-Evet. Çok güzelmiş.
-E hadi ne duruyoruz? Dolaşalım,dedim ve ilerlemeye başladık.Önce caddenin sonuna doğru yürüdük turistlere baktık. Çok değişik insanlar gördük. Saçları en az 10 renge boyanmış insanlar... Bazı ücretsiz resim sergilerine girdik. Kardeşime daha önceki gelişimde girdiğim yerleri gösterdim. Bazı alışveriş merkezlerine girdik ve dilediğimizce dolaştık. Özgürce... Kimse olmadan...Kimse bize karışmadan...
Daha sonra saatin ilerleyebileceğini aklımıza getirerek işimizi çabucak bitirmeye çalıştık. (Gizli olarak sürdürdüğümüz gezimizi yani). Caddenin sonuna yaklaşmıştık ve tekrar geriye doğru gitmeye pek de gözümüz yemedi o sıcakta. Bir satıcıya deniz tranvaya giden tünellere nasıl gideileceğimizi sorduk. O da bize:
-Şu taranvaylara binerseniz gidersiniz, hatta söyleyin tranvayın sürücüsüne -bizi şu satıcı amca yolladı hesabı- sizi benim yolladığımı sizden para almaz, diyerek bize çok güzel bir kıyak yapmıştı. Bizde onun bize dediği gibi yaparak tranvaylara bindik. Eğer gittiyseniz görmüşsünüzdür. Hani şu yolun ortasında geçen kırmızı tranvaylar var ya, hatta bazen arkalarına çocuklar biniyor. İşte onlara bindik.
Bizim arkamızdan da gelirken karşılaştığımız turistler bindiler. Karı-koca kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Hatta sempatimi kazanmışlardı. Tranvay şoförü turistlerin para vermediğini görünce hiç olmayan İngilizce`siyle:
-Two milyon, diye istemişti ücreti. Yaşlı adamsa:
-Oh! Yes,okey, diyerek çıkarıp vermişti parayı.
Ben ve kardeşim de binmiştik binmesi, ne tranvaya ama nerede ineceğimizi bilmiyorduk ve yanımdaki adama:
-Afedersiniz, biz tranvaylara gelince ineceğiz ama nerde ineceğiz bilmiyoruz. O da:
-Son durak orda bitiyor zaten, demiş ve içimi rahatlatmıştı.
Son durağa varmış ve tranvaylar giden tünele girmiştik. Gezimiz burada başa dönüyor ve yavaş yavaş bitiyordu. Biz çok eğlenmiştik. Şimdi tekrar yaşıyorduk bunu. Tranvaylara binerek İnönü`ye gelmiştik. Oradan feribota bindik. Karnımız açıkmış ve birer simit alarak karnımızı doyurmuştuk. Yolculuğumuz çok güzel geçiyordu. Denizin fotoğraflarını çekerek o eşsiz havasını içimize çektik. Sonra Kadıköy`e geldik. Oradan otobüs duraklarını bulmak kalıyordu geriye. Ondan önce ise soğuk su satan bir sucu bulmak daha çok işimize geldi ve bir sucudan su aldık. Sonra ise Pendik`e giden 16K`yı bulduk ve atladık ona.
Yaklaşık bir saat kadar orada sıkış tıkış bir yolculuk yaptık eve yaklaştıkça otobüs yavaş yavaş boşalıyordu ve bizde en arkada uygun bir yer bularak oturduk. Yanımızda da yaşlı ve çok hoş sohbetli bir amca vardı. Hakikaten sohbetine doyamadık ve her şeyden uzun uzun konuştuk.
Sonunda bizim eve gelmiştik. Evin kapısına gelip zili çalmıştık. Açıkçası anneme de ne hesap vereceğiz diye bir kaygımız yoktu. Çünkü çok eğlenmiştik. Ayrıca çok mutluyduk. Kimse olmadan özgürce ve rahat rahat dolaşmanın keyfine varmıştık.
Annem kapıyı açmıştı. Açıkçası kızmadı. Sadece gitti ve balkonda oturdu. Saat 6 olmuştu ama hava yaz olduğu için kararmamıştı. Biz saat 12.30`da çıkmıştık evden. Hatta biraz nispet yaparcasına:
-Ayy! Ne de güzel dolaştık okulda değil mi?
- Evet ya yine gidelim, bile demiştik. Annem de:
-Nerdesiniz siz? Bu kadar saat okulda dolaşmadınız herhalde, dediği an anlatmıştık her şeyi. Yaptığımız o güzel geziyi. Annem de kızmadan:
-Nasıl gittiniz siz oraya tek başınıza karkmadınız mı? Ben:
-Yooo! Niye korkalım? Evde sıkıl tıkıl oturmaktan iyidir, dedim. Sonra da yaptığımız her şeyi, gezdiğimiz her yeri anlattık anneme. O da bize bir daha böyle bir şey yapmamamız gerektiğini anlatmış ve bu olayı babama söylememişti.
Böylece operasyonumuz sona ermiş oldu...
Çağla Daşçı
|